John Ruskin… İBDA Diline Işık

303

Hayreddin Soykan

Gerçek fikirci, gerçek eser ve gerçek “okuma”nın ne olup olmadığını, İskoç münekkit-yazar John Ruskin‘in Susam ve Zambaklar adıyla kitaplaştırılmış konferanslarından gösterelim. Böylece, Büyük Doğu-İBDA külliyatının nasıl okunması gerektiğinin bir nebze anlaşılabilmesini umalım… Evet; diyor ki Ruskin:

Kitaplar iki sınıfa ayrılır; günlük kitaplar ve her zaman için gerekli kitaplar“.(1)

“Eğitimin yaygınlaşması ölçüsünde etrafımızda çoğalmakta olan bütün bu günlük kitaplar, asrımızın malıdır ve onun özelliğini teşkil etmektedir. Onlara bütün kalbimizle müteşekkir olmalıyız; onlardan gerektiği şekilde faydalanamadığımız takdirde ise kendimizden utanmalıyız. Fakat o gün geçer olan bu kitapların, gerçek kitapların yerini almasına meydan verecek olursak, onları en kötü şekilde kullanmış oluruz. Çünkü aslında bunlara kitap değil, iyi bir şekilde basılmış mektuplar veya gazeteler demek daha doğru olur. (…) Gazete yalnızca kahvaltı saatinde okunmak içindir. Şüphesiz, bütün bir gün okunacak bir şey değildir. (…) Gündelik konulardan sözeden bir kitap, sadece yazarın, bir ânda binlerce kişiye hitap etme imkânı bulamaması sebebiyle basılır; imkânı olsaydı, bizzat kendisi konuşmak isteyecekti. (…) Fakat bir kitap, sadece insan sesinin teksir edilmesi veya çoğaltılması için yazılmamaktadır; kitabın asıl gayesi, sesi muhafaza etmektir”.(2)

Ruskin, fikircinin kitap yazma sâikini çerçeveleyerek, devam ediyor:

“Bildiği kadarıyla, bunları kendisinden önce hiç kimse söylememiştir ve söylemeyecektir“.(3)

Şimdi dikkatinizi yönelteceğimiz husus; kitap ve kitapçık, dergi ve dergicik enflasyonundan geçilmeyen devrimizde, ne kadar zor ve o derece hayatî bir seçim yapma zorunluluğumuz bulunduğunu ihtar edici… Şu iktibas, Büyük Doğu-İBDA Mimarlarının, diğer yazarlar gibi herhangi iki yazar; eserlerininse, benzer mevzulara benzer perspektiflerden bir diğeriyle yaklaşan sayfalar toplamı “olmayışları” gözönünde tutularak, değerlendirilmeli:

Bu sözü, daha önce de duymuş olmalısınız; yine de, acaba bu kısa hayatı ve hayatın imkânlarını iyice ölçüp biçtiniz mi, hayatınıza bir çekidüzen verdiniz mi? Bir kitabı okuduğunuz takdirde öbürünü okuyamayacağınızı, bugün kaybettiğiniz şeyi yarın kazanamayacağınızı biliyor musunuz? Kraliçeler ve krallarla konuşabilmeniz mümkünken, gidip evinizdeki hizmetçiyle veya seyis yamağı ile dedikodu yapar mısınız?”(4)

Kimileriyse, “külliyat”ı anlaşılmazlıkla itham ediyor ve maalesef, şunu idrak edemiyor: Okuyucusunun seviyesinde yazıldığı için kolay anlaşılan bir kitap, okuyucuyu daha yüksek bir kültür basamağına sıçratmak yerine, ona ancak mekanik sayılabilecek bir “tekrar” yaptırtır. Üstün yazar ve eserlerine gelince; onların, okuyucudan nasıl bir çaba beklediğini aynı gerçek kitaptan işaretleyelim yine:

“Asillerin oturduğu bu sessiz, sakin mahallenin kapısında insana sadece şu sorular sorulur: « Buraya girmeye lâyık mısın? Öyleyse geç! Asillerle arkadaşlık mı etmek istiyorsun? O halde kendini asil kimselerin seviyesine ulaştırmaya çalış; ancak o zaman onlarla arkadaş olabilirsin. Akıllı bir kimse ile konuşmaya can mı atıyorsun? Öyleyse onu anlamayı öğren; ancak o zaman onu dinleyebilirsin. Aksi takdirde geçemezsin. Sen bizim seviyemize ulaşmazsan, biz senin seviyene inemeyiz. Yaşayan bir asil, nezaket gösterebilir; yaşayan bir filozof, düşüncelerini size izah etmek zahmetine katlanabilir; biz ise ne ikiyüzlülük edebiliriz ne de herhangi bir yorumlamada bulunabiliriz. Bizim düşüncelerimizin zevkine varmak istiyorsan, onların seviyesine yükselmelisin; varlığımızı tanımak istiyorsan duygularımızı paylaşmalısın» “.(5)

“Onların düşüncesine nüfûz etmeye çalışın; kendi fikirlerinizi onlarda bulmaya kalkmayın. Eğer kitabı yazan şahıs sizden daha akıllı değilse, o kitabı okumanıza lüzum yoktur; sizden daha akıllıysa, birçok bakımdan sizden farklı düşünecek demektir.

Genel olarak bir kitaptan bahsederken, « Ne kadar güzel; tam düşündüğüm gibi!» deriz. Aslında doğru olan, « Ne tuhaf! Daha önce bunu hiç düşünmemiştim; galiba doğru; veya şu anda onu anlamıyorsam da, birgün anlayacağımı ümit ediyorum» , gibi cümleler kullanmış olmaktır“.(6)

Eğer bir yazarın değeri varsa, ne demek istediğini hemen kavrayabileceğinizi sanmayın. Dahası da var; eserin mânâsını bütünüyle kavrayabilmeniz için aradan uzun bir zaman geçmesi gerekecektir. Bu durum, yazarın söylemek istediği şeyi söylememiş olması ile ilgili değildir; fikrini ifade etmek için kuvvetli kelimeler kullanmayışından da ileri gelmemektedir; sadece, fikrine nüfûz etmek isteyip istemediğinizden emin olabilmek için, düşüncelerini ancak üstü kapalı bir şekilde ve birtakım teşbihlerle ifade etmesinden ileri gelmektedir. Bunun neden böyle olduğunu pek anlayamıyorum; ayrıca akıllı kimselerin, en derin düşüncelerini her zaman saklamalarına yolaçan bu amansız sessizliği, ve bu amansız ketumluğu tahlil de edemiyorum. Bu gibi kimseler, düşüncelerini size yardımcı olacak şekilde söylemezler; bunun tam aksine, sizin göstermiş olduğunuz gayretlere bir mükâfat olarak sunmak isterler ve bu mükâfata ulaşmadan önce, onu kazanmaya lâyık olup olmadığınızı kesin olarak bilmeyi arzu ederler“.(7)

İlmi “ehline” verme ve herkese “anlayışı mikyasınca” hitab etme memuriyetine de denk gelen bu ifadelerden sonra, şimdi Büyük Doğu-İBDA külliyatının ve tüm “gerçek” eserlerin nasıl bir cehdle okunması gerektiğine temas edeceğiz. Bakınız neler anlatıyor “ışıkçı”mız:

“Bunun için, şu nokta üzerinde ısrarla durmak ve salâhiyet sahibi bir kimse olarak söylemek isterim ki, (sözlerimde yanılmadığımdan eminim) sizler her şeyden önce kelimeler üzerinde titizlikle durma ve onların neyi ifade ettiğini, hece hece, hattâ harf harf anladığınızdan emin olma alışkanlığını elde etmelisiniz. (…)

Ömrünüz yettiği takdirde, Britanya Müzesi’ndeki bütün kitapları okuyabilir, yine de tam mânâsıyla « kara cahil» , hiçbir şekilde eğitilmemiş bir kimse olarak kalabilirsiniz; iyi bir kitaptan, harfi harfine, yani gerçek mânâsını kavrayarak on sayfa okuduğunuz takdirde ise, bir ölçüde, her zaman için eğitilmiş bir kimse olarak görülebilirsiniz. Eğitilmiş olma ile olmama arasındaki bütün fark, (yalnızca insanları zihnî bakımdan eğitmek sözkonusu olduğu zaman) okuduğunuz şeyin gerçek mânâsını kavrayarak okuyup okumamanızdan ibarettir. İyi eğitim görmüş bir kimse birçok dil bilmeyebilir; kendi dilinden başka hiçbir dili konuşmayabilir; pek az kitap okumuş olabilir. Fakat bildiği dili iyi bilir; telaffuz ettiği kelimeleri hatasız bir şekilde telaffuz eder; her şeyden evvel kelimenin ETİMOLOJİSİNİ öğrenmiştir; gerçek mânâsını ve kökünü muhafaza eden kelimelerle bugün başka mânâya gelecek şekilde soysuzlaşmış kelimeleri ilk bakışta birbirinden ayırabilir; onların bütün soyunu sopunu -yakın veya uzak hısımlıklarını, şu veya bu gibi bir çağda veya ülkede, milletin kullandığı değerli kelimeler arasına ne dereceye kadar girebildiklerini ve orada nasıl bir yer aldıklarını- iyice bilir. Eğitim görmemiş bir kimse ise, kulaktan dolma pekçok dil öğrenmiş olabilir ve bu dilleri konuşabilir; yine de bu dillerde gerçek mânâsıyla bildiği tek kelime olmayabilir, hattâ kendi ana dilinde, bir tek kelimeyi bile gerçek mânâsıyla bilmeyebilir“.(8)

 

Kaynak:

1) John Ruskin, Susam ve Zambaklar, (çev: Türkân Turgut), Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara 1988, s. 14

2) A.g.e. s. 15-16

3) A.g.e. s. 16

4) A.g.e. s. 18

5) A.g.e. s. 20

6) A.g.e. s. 21

7) A.g.e. s. 21-22

8) A.g.e. s. 23-24-25